28 Ocak 2012 Cumartesi

beast awakens

...döneceğim. göğsümde cehennemden taşıdığım alevlerle döneceğim. elimde tırpanımla, dünyaya adımı kazıyacağım...

21 Ekim 2011 Cuma

ZamaN

zaman genişliyor,
dilsiz ve sağır bir çocuğun zihninde,
ritmler birbirini ürkütüyor,
umutsuzluğun körpe ininde.


zaman genişliyor,
sarhoşluk veren bir müzik gibi,
sesler birbiri ile didişiyor,
kaçıyor an be an ayıklığın ipi.


zaman genişliyor,
gömüyor arzuları iki fırtınanın arasına,
sönük ışıklar beliriyor,
ancak geçmişin dipsiz hatırasında.


zaman genişliyor,
yayılıyor paslanmış bir hastalık gibi,
şafağından ölüler iniyor,
güneşsiz manzaraların en derini.


zaman genişliyor,
bitmiyor bu yolculuğumuz en dibe,
sığınağımızı, gemimizi perişan ediyor,
gün be gün batıyoruz cehenneme.

22 Kasım 2010 Pazartesi

daemmerung

parçalan, silin, yok ol, tüm umutların eriyip gitsin. çünkü sen daha iyisine layık değilsin. hayal kırıklığına uğra, beyninin zaptedemediğin lobu acıyla dolup taşsın, hep başladığın yere dön, hep en kötü hikayeyi yaşa, çünkü sen daha iyisine layık değilsin. kabuslardan uyan, hiç gelmeyecek şeyleri bekle; sefalet, travmalar, karanlık hatıralar, hep daha derinden bık hayattan. ancak bir uçurumdan aşağı düşerken çığlık çığlığa bağırdığında, sadece çok küçük bir an yaşamayı hissedebileceğin kazınsın aklına. rezil, yıkık dökük, tamamlanmamış, hastalıklı ve korkunç olan her şeye sımsıkı tutun. çünkü sen daha iyisine layık değilsin.

dornenreich

yüzlerce yıl önce, bir grup insan, olmayan bir yaratıcının gölgesinde "engizisyon" adında bir örgüt kurup sayısız insan katlettiler. bir kısmı korkudan, herkes alkış tuttu.

yüz yıl önce sapkın bir alman milyonlarca yahudiyi yaktı. bir millet hipnoz halinde olan biteni izledi. kimse engel olmadı. çünkü güç onlardaydı.

günümüzde afrika'da insanlar açlıktan kırılıyor, onların üzerinden bir edebiyat yapmaktan öteye kimse gidemiyor.

ırak'ta binlerce müslümanın ölümünü sessizlikle karşılayanlar, filistin'de ölenlerin katili bir güç savaşı içerisinde oldukları yahudiler olduğundan esip gürlüyorlar.

felaketler karşısında politik bir konum alıp, işimize geldiği gibi atıp tutmaktan başka bir bok yapmıyoruz. ucuz aktivistliklerden başka bir şey yapmıyoruz.

insanlar ölüyor ve biz izliyoruz. çünkü biz ölmüyoruz. başımıza bir şey gelmedikçe, gücün o keskin ucu bizim tepemize doğru eğilmedikçe, kılımızı kıpırdatmıyoruz.

ne de olsa onlar ölüyor, biz ölmüyoruz.

25 Ekim 2010 Pazartesi

büryan

alacakaranlıkta, arkana bile bakmaya korktuğunda, gölgeni dolduracağım. sığınakların bombalandığında, yalan tutunakların bir bir yıkıldığında, nefes almak dahi zul geldiğinde; tüm umutlar tükendiğinde, endişeler kaygıya, kaygılar saplantılara, saplantılar da bir kabusa dönüştüğünde, ben orada olacağım.

duaların cevapsız kaldığında, silahların sustuğunda, bir ürpetidir içine dolup hücrelerini titretecek, bir kıvılcım gibi beyninde çakacak ve her yere yayılacak şüphe, tüm benliğini yeryüzünden süpürerek kaçmak istediğinde, ben orada olacağım. boğazına sarılıp seni boğacak el, göğsüne saplanıp son nefesini çalan hançer ben olacağım.

17 Ağustos 2010 Salı

aksiyom

orbital kortekste bir hasar, anneden alınan x kromozomundaki majör şiddet genleri, çocukluk dönemi boyunca salgılanan ve normalde sizi rahatlatması gereken serotoninin bir boka yaramaması ve geçirilen bir travmayla tetiklenen geri dönülmez şiddet eğilimi.

kötülüğe, daha doğrusu somut eyleme dökülen, insanı bir başka insana empatiden yoksun bir ruh haliyle zarar verdirten kötülüğün, öldürme eylemini seri üretime geçirmenin nedenine, bilim dünyasının bulduğu anatomik cevap bu. pek çoğu, belki de hepsi gerçek. soğukkanlı seri katilleri, öldürme eyleminin toplumsal normlarla çakışmasından ortaya çıkan suçluluk duygusundan arındıran, empati aidiyetinden uzaklaştıran etkenlerdir.

eğitim, insan psikolojisine eğiliş, insanların topluluklarının acizliğine ve yer yer ortaya çıkan düzeysizliğine sosyal gerekçelerle arka plan hazırlanması, insanları tanıma, anlama ve sorunun kökünün insanın kendisi değil, dış etkenler olduğuna ikna olup, insanlardan koşullar ne olursa olsun nefret edememe ve zarar verememe. yani bilginin, insanı şiddetten uzaklaştırması. insanları anlayan, entellektüel birikime sahip insanların, karşısındakine zarar vermeden evvel 2 kez düşünüp vazgeçmesi, yani insan öldürme gibi eylemlerin yalnızca bilgisiz ya da insanları tanıyamayan kişiler tarafından yapılacağı iddiası; yüzeysel felsefenin eyleme dökülen kötülüğe, bilim dünyasına paralel olarak verdiği cevap da bu.

aslında olan biten ise şu: insanların arasında yaşama zorunluluğunda ve insanı tüm çıplaklığıyla görebilecek kadar yobaz çoğunluğun sisteminin ağlarından kurtulmuş olan için, empati eşittir sıfırdır. insanları anlamak, ve görülen çırılçıplak insanın acziyetini örtmek için tutunduğu ve sistemlerinin yegane tutunağı olan yalanlara şahit olmak, yaşanan ve hissedilen dünyada onun nefretini daha da dağlar.

atılan her adımda, karanlığa daha çok alışır. geri dönüş yolları tıkalıdır. çünkü insanları değiştiremezsiniz. ve öyle bir bıkmışsınızdır ki, değiştirebilecek olsanız dahi bunu istemezsiniz. bütün insanlığı toprağın altına gömene kadar rahatlayamazsınız. etki-tepki, neden-sonuç örgüsüyle onları o hale getiren en derindeki detaya da inseniz, kokuşmuşluk ve acziyetten başka bir şey göremezsiniz. insana ait pisliklerden başka bir şey göremezsiniz.

sisteminiz öyle bir işliyor ki, sisteme uymayanlar, bir adım geriye çekilip şöyle bir baktığında her şeyin ne kadar da ters gittiğini söyleyenler ya dışlanıyor ya da cezalandırılıyor. sizin dinlerinize, sizin dandik hayatlarınıza ve düşüncelerinize saygı duymadığımız için her gün o sisteminizle kafamıza kafamıza vuruyorsunuz, sizin gibi olalım diye. her şeyin ne kadar saçma olduğunu söyleyen insanlardan korkuyorsunuz. çünkü siz de içten içe nasıl bir anlamsızlık girdabında debelendiğinizi hissediyorsunuz. çünkü insanların hepinizin bekası için ölüp öldürdüğünüz o sistemlerin aslında kendilerini hapsetmek için kurulmuş kırık dökük yapılar olduğunu gördüklerinde yaşanacak anarşinin gölgesinden korkuyorsunuz. fakat yalanlara tutunmak hoşunuza gidiyor. önünüze konmuş binlerce yalandan dilediğiniz kadarını kuşanıp, sıfır düzeyine yakın bir düşünce kapasitesi ve hayvanlar kadar içgüdüsel bir şekilde yaşayabilme fikri sizi cezbediyor. bir tutam mutluluk için biricik hayatınızı mahvediyorsunuz. kurduğunuz sistem ve her daim karşımıza çıktığınız sosyal hayatla da bizimkini. katliam vacip.

"teşhis kondu: ölüm tehlikesi."

18 Temmuz 2010 Pazar

zolakz

insanın gün geldiğinde sisteme meydan okuyacağını söyleyen, toplulukların onurlu bir ayaklanmasının hayalini kuran insanlar aptaldır. topluluklar manipule edilebilirdir. o yöne ya da bu yöne, farketmez. ama daha fazlası değil. insan değersizdir ve ortak bir onur paydasına sahip değiliz. tüm insanlık, günü birlik çıkarları adına yaşamaktan daha fazlasını yapabilen bir yapıda değildir. insanların tamamına yakınının para kazanmak, karakterini diğer insanlara yansıtmak, beğenilmek, karnını doyurmak, ihtiyaçlarını gidermek dışında gayeleri yoktur. dolayısıyla onu ezdiği söylenen sistemlere onurlu bir başkaldırısı mümkün değildir. bu yalnızca ezberlenmiş devrimin hoşluğuna kapılan hayalperestlerin masturbasyonudur. tarih boyunca insanlar en gaddar sistemlere dahi adapte olabilmişlerdir. günümüzde de, dünyayı avucu içine almış kapitalizmin çarkını döndüren dişliler olmaktan gocunmamaktadırlar.

yeni bir sistem, yeni bir çark ortaya çıktığında, biriktirilmiş toplumsal reflekslerle önce buna karşı çıkılır, sistem, her ne olursa olsun kalıcı olacağını hissettirdiğinde, insanlar onun bazı yönlerini alıp sahiplenir ve şikayet etmeyi azaltırlar, çünkü sistemin eninde sonunda geleceğini çoktan kabullenmiş ve korkuya kapılmışlardır, sistem pençelerini tüm insanlığa geçirdiğinde ise, insanlar bir başkaldırının edebiyatını yapmaktan öteye gidemezler. güce sahip olmayanlar muktedir olana boyun eğmeyi bir görev sayarlar. doğal olan budur. çünkü insan bu kadar pis bir varlıktır. güzel olan olmasa da, doğal olandır bu. güzel olandan bahsetmek, yine malesef, hayal kurmaktır. bir sistem çöktüğünde, yerini yine özünde aynı olan bir sistem alır. "ne yapıyorsan kendin için yap" dünyanın fakirlik, şiddet, eşitsizlik gibi sorunlarını hiçbir sistem çözememiştir. zira her sistemi inşa eden insandır. kurulan her sistem, birilerinin dünya görüşünün insanlığın kalanına dikte edilen halidir. ve her insan köküne kadar bencildir. bencil olmak değil, bencil olduğunu kabullenmemek yanlıştır.

9 Temmuz 2010 Cuma

yalan ve dolan

Balkan şiirini Baudelaire yüceliğindeymişcesine övüyor, "failatün, failün" diyor, aşktan başka bahsedecek konusu olmayan sıradan yazarları göklere çıkartıyor, "deneyim çok önemli, 40 yıllık hocayım ben" diyerek nefes alan her şey için geçerli olan uzay-zaman'dan kendine pay çıkarmaya çalışıyor, "necip fazıl dünyanın en önemli insanlarından biridir" diyerek 1.500 yıllık arap zırvalığına domalan bir meczupu bize pazarlamaya çalışıyordu. bilginin en düşük kalitedeki haline abone olan bu adamı sevecek değildim. yaz okulu serüvenim ilk günü itibariyle sıkıcı başlamıştı.

Ne yapabilirdim? 3.5 saatlik boğucu bir ders maratonu ve kendimi izole ederek uyuklayabileceğim ortamdan epey uzak, küçük ve az nüfuslu bir sınıftaydım. Ve sınıfı geçmek için BB getirmem gerekiyordu.

Sevgili failün "eğer hayatınız bir filme konu olsaydı sizi kimin oynamasını isterdiniz? ve hayatınızdaki hangi anın bu filmde mutlaka konu edinilmesini şart koşardınız?" adında bir kompozisyon yazmamızı istedi.

Nererden başlayacaktım? Toplam süremiz 30 dakika olduğu halde, 20 dakikasını düşünerek geçirmiştim bile. 20 dakikayı hayatımın en müthiş anını bulmaya çalışarak geçirmemiştim elbette. Hayatımın en müthiş anı diye bir şeyin varlığından haberdar bile değildim. Ben sadece o an bir yalanı mı yoksa gerçekleri mi yazacağımın ikilemindeydim.

Mesela, hiçbir hukuki ve toplumsal yaftalamaya maruz kalmayacağımı bilsem, hayatımın en müthiş olmasa da, en haz aldığım zamanları için, en net kafayı bulduğum zamanları verebilirdim. Hatta o an bunu kağıda yazmamak için kendimi zor tutuyordum. Çünkü gerçekte düşündüğüm şey oydu.

Fakat 10 dakikam kalmıştı ve failünün gazabına uğrayıp olası bir BB şansımı riske etmemek adına bir an önce bir şeyler yazmalıydım. Tepki çekmeyecek, ilgi de çekmeyecek, "ortalama" olarak nitelendirilerek, iq ortamalası düşük bu sınıfta tartışmalara sebep olmayacak kadar öz varlığımdan uzakta, sahte, yalan dolan bir şeyler yazmam gerekiyordu.


"Hayatım bir film olsaydı beni Nejat İşler'in oynamasını isterdim. Hayatımdaki en müthiş gün ise üniversiteyi kazandığım gündü. Arkadaşımın evine gidip eğlenmiştik" temalı, gerçekleri yansıtmaktan olabildiğince uzak bir kurmaca yazdım. Bir an olsun utanmadım.

Failün "Okumak isteyen var mı?" diye sorup, kimseden çıt çıkmayınca, sessizliğe son vermek için söz alıp yazdığım bir sayfa dolusu yalan yumağını yüksek sesle okudum. Bitirdiğimde failün yanıma geldi ve yüzünü sınıfa dönerek: "Gördünüz mü? O kadar zor değilmiş. Efe arkadaşınız başından geçenleri harika aktarmış. Şimdi kim gönüllü olacak?" diye tekrar sordu. Hiç kimseden ses çıkmadı.

Yalan söylemeyi sevmiyordum. Bir çıkar elde etmeyeceksem, doğru olan yerine kurgu olanı karşı tarafa iletmek, doğrulara yapılan bir saygısızlık gibi geliyordu. Her zaman için düşündüğümü ve hissettiğimi, karşımdakinin kırılganlığından bağımsız olarak ifade etme taraftarıydım. Fakat onlarca kişinin önünde, aslında başımdan geçmeyen şeyleri, soğukkanlılıkla okumuş ve övgüleri toplamıştım. Ve hiç utanmıyordum. İnsan işine geleni yapıyordu. İşimize gelince doğrucu, işimize gelmeyince yalancıydık. İşimize gelince iyi, gelmeyince kötü.

Uyuklamadan hemen önce kulağımda yine failün'ün sözleri çınlıyordu. Sanki bu cümleyi sarfetmese her ders dönen tekmeler eşliğinde geçecekmiş gibi "karşılıklı sevgi ve saygı çerçevesinde bu ders programını bitireceğiz" diyordu, "aruz vezni olmayan şiire şiir demem" diyerek en nihayetinde uyaklı sözcükler bütünü olan şiir kavramını, yüzyıllar önce yaşamış sistematik aşığı adamların zevkine göre kısıtlıyordu, "boş zamanlarınızda atasözü ve deyimler sözlüğü okuyun" diyerek konuşmasını orgazmik bir climax ile sonlandırıyordu. titredim ve ayağı kalktım. buradan koşarak uzaklaşmam gerekiyordu. "ders daha bitmedi" beni yapacaklarımdan alıkoyacak cümle değildi.

1 Haziran 2010 Salı

cenk erdem

televizyon izlerken aklıma bir şey takılıyor. seks kasedi ortaya çıktığı için istifa eden bir siyasetçiyi maddeten değilse de manen, masaya yatırmış yargılıyorlar. masanın etrafına dizilmiş 4 konuk, sırayla söz konusu olayı ahlaki açıdan ele alıp inceliyorlar. değersiz sözlerini tekrar buraya yazarak vakit kaybına sebep olacak değilim. yalnızca, hepsinin bilinçsizce buluştuğu o ortak paydayı deşmek istiyorum. istisnasız hepsi, bir diğerinin türettiği onur ve erdem kavramlarına karşı çıkıp, kendi tanımlarını veriyorlar. "onurlu bir insan asla x yapmaz" sözü "hayır, onurlu bir insan asıl hiçbir zaman y yapmaz" ile karşılık buluyor. daha sonra 3. ve 4. karbon bazlı yaratıklar da kendi onur ve erdem kavramlarını verip köşelerine çekiliyorlar. merak ediyorum. nedir bu kimsenin üzerinde anlaşamadığı, kimsenin kendisinden başkasının sahip olduğuna inanmadığı ve kimsenin ortak bir tanımının olduğuna bir diğerini ikna edemediği bu kavramlar? sezgilerim bana, kolaycı insan zihninin, insan denen yarı bilinçli hayvanı ekolojik dengede kutsal bir konuma yerleştirmek adına ona aslında sahip olmadığı şeyleri giydirdiğini söylüyor. sanki ortada erdem ve onur adında iki boş kap var. isteyen, istediği yüceliği alıp o kaba koyuyor ve "işte erdem bu!" diyor. insan denen hayvan "insan" denen hayale biraz daha yaklaşsın diye.

18 Mart 2010 Perşembe

ego sum chaos

kara delik gibi ufkuna çeker yaşanmış her şeyin ruhunu. yalnızlığında ketum ve sakin, beyninde çarpıştırır hepsini. davranışları, sesleri, görüntüleri, olan biteni duyumsar yabani gözlerinde, kulaklarında, beyninde. hayal edilmemiş, dramatikleştirilmemiş, hikayeleştirilmemiş, mat ve bulanık dokudaki hayatı çürütür zihninde. hiçbir değerin olmadığı, ahlakın direklerinin suya düşen ışık demeti gibi kırıldığı, toplumsallığın ve öğrenilmiş hayat şablonlarının boş küme ile karşılık bulduğu; onurun, insanlığın, iyi niyetin, kaynağı meçhul yaşama arzusunun ve birlik beraberlik duygusunun üstüne çarpı işaretinin atıldığı düzlemde kavrar varoluşunu. soğuk, sert ve negatif yüklü hayat enerjisi benzinidir. geri dönüş yolu yoktur. duvarları izlemekten bir huzur çıkartma arayışına girildiği noktada, her şey anlamını yitirmiş demektir. inanç, umut etme, merhamet gibi insanlığın kollektif riyakarlıklarıyla yol ayrımına gelmiş, sapkın, yolunu kaybetmiş, zarar görmüş, dengesiz ve kötü bir ruhun cezası, biraz daha yaşamaktır. bomboş duvarları biraz daha izlemektir. ait olunmayan bu yerde halen daha nefes alıyor olmak, insana varlığıyla doldurması gereken o devasa ve anlamsız boşluğu dolduramadığını hissettirir. yaşama fiilinin içi şırıngayla boşaltılmıştır. umutlar geldikleri yere geri sokulmuş, kelimeler boğaza tıkılmış, anlamlar boşluğa saçılmış, arzunun ateşi beynin havasız karanlığında sönmüş, tüm 1'ler 0 olmuş, varlık hiçliğe bir adım daha yaklaşmıştır.